Lipödem, özellikle kadın popülasyonunu etkileyen, sıklıkla yanlış teşhis edilen ve hastaların yaşam kalitesini ciddi şekilde düşüren kronik bir bağ dokusu hastalığıdır. Genel kadın popülasyonunda yaklaşık %10 oranında bir prevalansa sahip olduğu tahmin edilen bu durum, vücudun alt kısımlarında simetrik ve orantısız yağ birikimi ile karakterizedir. Geleneksel zayıflama yöntemlerine karşı dirençli olan bu dokunun yönetimi, modern tıbbın sunduğu ESWT gibi yenilikçi teknolojilerle yeni bir boyuta taşınmıştır.

Lipödem, ilk olarak 1940 yılında Mayo Klinik’ten Allen ve Hines ile eş zamanlı olarak Almanya’dan Moncorps tarafından tanımlanmıştır. Hastalık; kadınların alt karın, kalça, basen ve ekstremitelerinde görülen, ancak gövde, el ve ayakları etkilemeyen fibrotik gevşek bağ dokusu (adipoz doku) bozukluğu olarak ifade edilmektedir. Erkeklerde görülmesi oldukça nadir olan bu durum, günümüzde ilerleyici bir hastalık olarak kabul edilmektedir.
Tanı sürecindeki en büyük zorluk, lipödemin genellikle lipödem dışı obezite veya lenfödem ile karıştırılmasıdır. Bu yetersiz tanınma veya yanlış teşhis, hastaların uygun tedaviye erişimini geciktirmekte ve bireylerin kendi durumları için kendilerini suçlamalarına neden olmaktadır. Oysa zamanında teşhis; ağrının azaltılması, hareketliliğin korunması ve hastalığın ilerlemesinin yavaşlatılması açısından hayati önem taşımaktadır. Bu noktada ESWT uygulamaları, tedavi protokollerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmeye başlamıştır.
Lipödem, yalnızca bir yağ hücresi (adipozit) hastalığı değil, aynı zamanda bir bağ dokusu hastalığıdır. Yağ dokusu; adipozitlerin yanı sıra bağışıklık hücreleri, fibroblastlar ve dokuları destekleyen ekstrasellüler matriksten oluşur. Lipödemli bireylerde bu matrikste sıvı birikimi ve bağ dokusu yeniden şekillenmesinde artış gözlenir.
Lipödem dokusunun en ayırt edici özelliklerinden biri, diyet, egzersiz veya bariatrik cerrahi ile azaltılmaya karşı gösterdiği dirençtir. Bu direnç, dokudaki fibrotik yapı ve inflamasyonla doğrudan ilişkilidir ve bu nedenle ESWT gibi doku derinliğine nüfuz edebilen teknolojilere ihtiyaç duyulmaktadır.
Lipödem, fizik muayene ve klinik tanı kriterleri ile tespit edilir ve lokasyon ile evreye göre sınıflandırılır.
Fizik muayenede simetrik doku artışı, palpe edilebilen nodüller, ağrılı doku ve kolay morarma en yaygın belirtilerdir. Özellikle ellerin ve ayakların bu süreçten etkilenmemesi (ayak bileğinde manşet belirtisi), lipödemi diğer ödem türlerinden ayıran temel bir unsurdur. Hastalığın ilerleyen safhalarında ESWT tedavisi, bu nodüler yapının mobilize edilmesinde kritik rol oynar.
Lipödem yönetiminde standart yaklaşımlar; manuel lenfatik drenaj, kompresyon terapisi ve egzersizi içerir. Ancak fibrotik kısıtlamaları azaltmak ve interstisyel alanı iyileştirmek için daha derin doku mobilizasyonu gereklidir. Bu noktada ESWT (Ekstrakorporeal Şok Dalga Terapisi), anti-inflamatuar ve anti-fibrotik özellikleri ile öne çıkmaktadır.
ESWT teknolojisinin tercih edilme nedenleri şunlardır:
Profesyonel klinik uygulamalarda kullanılan ESWT cihazları, doku bütünlüğünü bozmadan derinlemesine mekanik uyarı sağlayarak proteoglikan sentezini ve sıvı dengesini düzenlemeye yardımcı olur.
Lipödem, estetik bir kaygıdan öte, tedavi edilmediğinde lenfödem, hareket kısıtlılığı ve metabolik hastalıklara yol açabilen ciddi bir tıbbi durumdur. Kronik inflamasyon ve doku fibrozisi ile mücadelede geleneksel yöntemlerin sınırlı kaldığı noktalarda, ESWT teknolojisi umut verici sonuçlar sunmaktadır.
Bilimsel çalışmalar ve klinik sonuçlar göstermektedir ki; LiESWT (Düşük Yoğunluklu ESWT), pnömatik kompresyon ve uygun yaşam tarzı değişikliklerinden oluşan multidisipliner bir yaklaşım, lipödem hastaları için etkili, güvenilir ve sürdürülebilir bir tedavi modelidir. Bu protokol sayesinde sadece doku hacminde azalma sağlanmakla kalmaz, aynı zamanda ağrının yönetimi ve fonksiyonel kapasitenin artırılması ile hastaların yaşam kalitesi de maksimize edilir.
Zamanında ve doğru teşhis ile entegre edilen ESWT uygulamaları, lipödemle yaşayan binlerce kadın için daha hareketli ve ağrısız bir geleceğin kapısını aralamaktadır. Bu alandaki bilimsel başarılar, European Society of Lymphology gibi uluslararası platformlarda da ödüllendirilerek yöntemin geçerliliğini pekiştirmiştir.
Uygulama sırasında cihazın yarattığı şok dalgaları nedeniyle bölgede hafif bir vuruş hissi veya sızı hissedilebilir. Ancak bu ağrı genellikle tolere edilebilir düzeydedir ve işlem sonrasında anestezi gerektirecek bir durum oluşmaz. Hastalığın şiddetine göre genellikle 6 ile 12 seans arasında planlanır. Dokunun iyileşmesine ve dinlenmesine izin vermek için seanslar genellikle haftada 2 kez (3-4 gün arayla) gerçekleştirilir. Bazı hastalar ilk seanstan hemen sonra ağrılarında azalma hissedebilir. Ancak vücudun doku onarım süreci zaman aldığı için, tedavinin tam ve kalıcı etkisi genellikle son seanstan 4 ila 6 hafta sonra net bir şekilde ortaya çıkar. Evet, ESWT “öğle arası tedavisi” olarak da bilinir. İşlemden hemen sonra yürüyerek klinikten ayrılabilir, işinize veya günlük aktivitelerinize dönebilirsiniz. Sadece tedavi edilen bölgeyi ilk 24 saat ağır zorlamalardan korumanız önerilir. Ciddi bir yan etkisi bulunmamaktadır. Uygulama yapılan bölgede geçici olarak hafif kızarıklık, morarma veya şişlik görülebilir. Bu belirtiler genellikle müdahale gerektirmeden 1-2 gün içerisinde kendiliğinden geçer.Sıkça Sorulan Sorular
ESWT tedavisi uygulama sırasında çok ağrı yapar mı?
Tedavi kaç seans sürer ve seans aralıkları nasıldır?
ESWT'nin başarısı ne zaman belli olur?
İşlem sonrası günlük hayata hemen dönülebilir mi?
ESWT tedavisinin yan etkileri var mıdır?